Kadınların Dört Yüzü

Anasayfa » Kadınların Dört Yüzü
share on facebook  tweet  share on google  print  

Kadınların Dört Yüzü

Kadınların Dört Yüzü

Kayıtlı tarih, kadınların seslerinin ancak 1718’lerde duyulmaya başladığını söyler. İsveç ve Rusya; kadın sesinin duyulmasındaki bu uzun ve hala süregiden yolda ilk adımı atmışlardır.

Ancak geçtiğimiz yüzyılda, kadınların durum, hak, statü ve rollerinde inanılmaz büyüklükte değişiklikler olmuştur. Bu sözünü ettiğimiz değişim dünyanın her yerinde görülüp, her kadın için geçerli olmasa da, dünya bugün 1900’lü yıllardaki halinden oldukça farklıdır.

Sosyal ve politik bağlamda eşitlik sahibi olmak elzemdir; kadının tanınma, değer ve haysiyetinin makro ölçekte getirilmesi esaslı bir hal almıştır.

Evde kadınlar ve erkekler için eşit haklar temin etmede, sürmekte olan harekete ek olarak, toplumda ve çalışma yerlerinde de kadınların güçlendirilmesinde, yetkilendirilmesinde ciddi bir artış görüyoruz. Öz-değer ve özsaygı bağlamında da bir güçlendirme söz konusu.

Ancak nihayetinde, değişimlerin sürdürülebilir olması için, yaşayan bir kültüre, bir yaşam biçimine katılmaları için bir kadın; kendi değerini bilmelidir. Sözünü ettiğimiz değer kadına verilemez ya da ona miras bırakılamaz. Bu değeri keşfetmesi için kadına yol gösterilebilir, ona kendi değeri hatırlatılabilir; kadına haklarının verilmesini ve bu hakların korunmasını politika ve kanunlar şekillendirilebilir; kadının kendi sınırsız varlığını keşfedeceği yolda ona yoldaşlık edilebilir ancak sonunda bir kişinin haysiyeti ancak ve ancak kişinin kendi elindedir. Bu ise öykümüzün ruhsal bölümüdür. Bu bölüm adına ruhsal yolculuk dediğimiz bölümdür.

Öz-değer ve Özsaygı

Onur,  kişisel değer ya da haysiyet açısından, esas iki alan vardır. Bu iki esas alan birbirine bağlanmış olsa da kimliğin oldukça farklı boyutlarıdır. Bu iki alandan ilki Öz-değerdir ve bizim dışsal kimliğimiz üzerine kuruludur.

Öz-değerimizi; başarılarımızdan, dünyadaki pozisyonumuzdan, rollerimizden, kapasitemizden, fiziksel özelliklerimizden-cinsiyetimiz dâhil- ve dış dünyadan aldığımız kabul görmüşlükten alırız. Her insan için güçlü bir öz-değere sahip olmak önemlidir. Öz-değer birçok anlamda, bu dünyada kendimizi ölçme, değerlendirme biçimidir. Burada olduğumuzun, önemli olduğumuzun nişanıdır. Başarılarımız çok büyük, muhteşem olmak zorunda değildir sadece ‘olmalı’dır ve bu başarılara en azından kendimiz değer vermeliyiz.

Ancak öz-değer tek başına kırılgandır ki biz bunu tarihte de çok defalar görmüşüzdür. Çünkü öz-değer; moda, kültür, geçici hevesler üzerine kurulmuştur ve çoğunlukla başkalarının görüş, tercih veya değişen merakları üzerine inşaa edilmiştir. Eğer bir kadın olarak bizler, toplum ve ‘öteki’ tarafından değer göremezsek, kayda değer bir rolümüz yoksa, fiziksel olarak çekici değilsek, zeki değilsek, zenginliğe sahip olamıyor ya da onu miras olarak alamıyorsak, o zaman değerli değilizdir. Zaman geçtikçe, tüm insanlık olarak, az ya da hiç değeri olmayan işte böyle bir yere vardık.

Bir kadının toplumdaki anne, bakıcı, yetiştirici, şifacı, evi kuran ve eğitimci rolleri sağlıklı ve düzenli bir toplum için her ne kadar hayati önem taşısa ve bu roller üzerinden kadının öz-değerinin çok kuvvetli olacağını umut etsek de, bugün hem erkek hem de kadınların bu rolleri artık önemsemediğini görüyoruz. Bu nedenle, bu rollere dayanan öz-değer de son derece kırılgan bir hal aldı.

Tüm bunlara rağmen, bugün kadın olmanın erkek olmaktan daha tercih edilir hale geldiğini görüyoruz. Geçmişin tersine, birçok ebeveyn artık kız çocuk dünyaya getirmek istiyor. Çünkü kadınlar, yeni ekonomideki yeni rolleri yönetmek için daha donanımlılar. Belirsizlik ve kaos ortamında yaşama konusunda doğal olarak daha becerikliler; daha iyi iletişim becerilerine sahipler ve daha işbirlikçiler, kapsayıcılar, farklılıklara, farklı olana değer veriyorlar, daha sezgisel oldukları kabul ediliyor ve ‘bilinmezlik’ durumuyla daha iyi baş ediyorlar. Tüm bu özellikler de, kendini yeniden yaratan dünyada güçlü yetkinlikler. Bu özellikler; kişinin bir kadın olarak öz-değerini şekillendirmesini doğru zaman haline getiriyor.

Dahası, ünlü biyolog Humberto Maturana’nın da dediği gibi: “Kadının zamanı, herkesin zamanıdır”. O halde kendimizi, bu çağda bir kadın olarak tanımladığımızda, kendimizi bu soylu misyonla uyumlandırabiliriz çünkü eşit olmayan ve adaletsiz olan dünyamızı hep birlikte, sadece kadınlar için değil, sadece özel koşullara sahip olan kadınlar için değil, herkes için şifalandırıyoruz. Eğer kadının haysiyetini savunursak, bu insan ırkının bir kısmının haysiyeti değil, tüm insanlığın haysiyetidir.

Ancak hala kafamızda cevaplanması gereken bazı sorular var: Ya ekonomi değişir de ve biz avantajımızı kaybedersek? Bizi egemenliği altına almaya çalışanlardan nasıl kurtulabiliriz? Herkesi yeterince sevebilir miyiz? Kendimiz ve tüm dünyayı önemseyecek denli büyük bir güce sahip miyiz? Şayet...olursa...? Nasıl olur da...? Acaba mümkün mü...? den oluşan bir yığın soru var.

İşte bu sorularda bizi ikinci önemli alan olan Özsaygı’ya götürüyor. Özsaygı; bizim değiştirilemez, son derece güçlü, son derece bilge olan ve kendimizden başka herhangi bir şeye ya da kimseye bağımlı olmayan içsel en temel kimliğimize dayanır.

Özsaygı her bir kişinin varoluşunun derinlerine demir atmıştır. Özsaygı dıştan gelecek herhangi bir olumlama kaynağına ihtiyaç duymaz ve cinsiyetimizle ilgilenmez. Hatta Özsaygı, bize bedenimizin cinsiyetini bir anlığına bir kenara bırakıp gerçek kendimize, özümüze; fiziksel olmayan varlığımıza odaklanmamızı ister.

Özsaygı çok derin bir iç değer anlayışından doğar, herkesin kendi gerçek sonsuz iyiliğini deneyimlediği, esaslı bir kendini kabul etme ve öz-sevgidir. Özsaygı, ruhsallığın ilgi alanına girer ve her insanın doğum hakkıdır. Özsaygının olduğu yerde istikrar, güç, işbirliği, diğer insanların ya da farklılığın kutlaması vardır. Özsaygıda ne yarışma ne de karşılaştırma yoktur. Kişinin kendi ve çevresindeki insanların değerinin, kıymetinin tanınması vardır. Kişinin kendisine ve diğer herkese karşı hissettiği derin bir merhamet vardır.

İnsanlığın bir adım öne gitmesi için, hem içsel hem de dışsal olarak beslenmeye ihtiyacı vardır. Genç kızların genç erkeklerle aynı kariyer imkânlarına sahip olması, aynı maaşı almaları yeterli değildir. Daha doğumdan itibaren kişilerin özsaygılarını besleyecek yollar bulmalıyız. Çocuklarımıza evde ve okulda verdiğimiz eğitimde, önce onları öz varlıklarıyla ve içsel kaynaklarıyla büyütmeli, içlerinde varolan kaynakları kullanarak toplumu sevip ona katkı sağlamaları için cesaretlendirmeliyiz. Böylece kendilerine olan güvenlerinin zaten onların doğumsal hakları olduğunu; özgürce, yaratıcı bir şekilde, neşeyle, korkusuzca ve zorlama olmaksızın yaşabileyecekleri idrakına doğal olarak varmalarını sağlayabiliriz.

Kadının haysiyetini korumak için temel olan öz-değer ve özsaygıdır. Ancak aralarında hangisinin daha önemli olduğuna karar verip, onları bir öncelik sırasına sokmamız gerekirse, listemizin başında sonsuz ve saf olduğu için özsaygı gelecektir. Özsaygı, asla sarsılmaz, bükülmez. Kişi özsaygıdan hareketle herşeyi ama herşeyi yeniden inşa edebilir. İtibarınız da dâhil olmak üzere sahip olduğunuz herşeyi kaybedebilirsiniz ancak özsaygınız tam olduğunda asla yıkılmazsınız. Özsaygının içsel dünyasını beslediğimizde, otomatik olarak kendimiz, ailemiz ve toplumumuz için onurun temelini de atmış oluruz.

Carolyn Ward

e-bülten üyeliği
Ad Soyad
e-posta
e-jett V7: HMenu-1/R