SEN gerçekten ne istiyorsun?

Anasayfa » SEN gerçekten ne istiyorsun?
share on facebook  tweet  share on google  print  

SEN gerçekten ne istiyorsun?

 

SEN gerçekten ne istiyorsun?

 

Ne verirsen, onu geri alırsın fikrine çoğumuz alışığız. Ancak, bu prensibi uygularken onu genellikle kendi benliğimizin dışında tutup, başkalarıyla olan ilişkimizin çerçevesine oturturuz. Hayatta elde ettiğimiz en değerli şeylerin başkalarından değil, kendimizden geldiğini fark ettiğimizde, bu bilgi bizi hem alçakgönüllü kılar, hem de bize güç verir. Ancak bu zenginleştiren, dayanıklı ve kuvvet veren prensibin gerçeğini ve derinliğini hayata geçirmek, sadece başkalarıyla olan ilişkimiz çerçevesinde olanaklı olur.  Bir an durup ‘başkalarından en sık ne istiyorum’ sorusunu düşündüğümüzde, yanıtı genellikle iki veya üç şeye indirgeyebiliriz – kabul edilme ve takdir görme ve bazen sadece onaylanma. Bazı kişiler bunları ilk çocukluk yıllarımızın ana ihtiyaçları olarak betimlemiş, diğerleri ise bunların tüm hayatımızı boşa geçirmemizi sağlayan A sınıfı uyuşturucu olduklarına karar vermişler!

Kabul ve takdir etmenin kökleri sevgiye dayanır. O zaman nasıl en güçlü uyuşturucular arasına girebilirler? Koşulsuz verildiğinde, ikisi de güçlü sevgi göstergesidir. Öyleyse, mutluluğumuzu nasıl tehdit altına alabilirler ve gerçek sevgiyi bilmememize nasıl yol açarlar ki.

Hepsi genellikle tuvalet eğitimine paralel olarak ‘onaylama eğitimiyle’ başlar! Onaylama eğitimi, bilincimizin erken koşullandırılmasıyla ortaya çıkan sevginin... koşullarla geldiğine inançtır. ‘Onların’ istediklerini yapmak (genellikle ebeveynlerin) onları sevindirir ve bize kucaklayan sıcak bir enerji dalgası halinde onay getirir. ‘Onların’ istediklerini yapmamak onayın ve o sıcak dalganın esirgenmesi sonucunu getirir. Birdenbire sevginin sadece büyük insanlardan geldiğini ve bizlerin ‘onların/başkalarının’ mutluluklarından sorumlu olduğumuz inancı bilincimize programlanır.

Çocukluğumuzu geride bırakıp, ergenlik yıllarımıza geçtiğimizde, onay görme arzumuz kabul ve takdir görme arzusuna dönüşür. Bunlar bize koşulsuz dahi sunulsa bile, biz yine de, alışkanlığımızdan dolayı, bizden esirgenecek veya tekrarlanmayacak diye gizli bir korku üretiriz. Başkaları bu gereksinim ve korkudan oluşan bileşimi kullanacaklar ve böylece ebeveynlerimizden harikulade öğrendiğimiz “duygusal şantaj” adlı oyun, arkadaş ve tanıdıklardan oluşan daha geniş bir çemberde boy gösterecek. Bu gereksinimin dereceleri ve oyunun kapsamı, kişiden kişiye fark gösterir.

Başkalarını mutlu edebileceğimize inanıp bu konuda giriştiğimiz gayretler, bunu başardığımıza dair onaylama görme çabasını doğurur! Ve böylece yetişkin dönemimize geçiyoruz, bilinçli ve/veya bilinçsiz bir biçimde gereksinim duyarak ve bağımlı olarak: kaderimiz sessiz bir mutsuzluk içinde yaşamak. Muhtemelen bu mutsuzlukla yaşamayı ve de onu başarılı bir biçimde saklamayı öğreneceğiz. Müdürler ve eşler gibi yeni otorite figürleri, şimdiye kadar onay, kabul ve takdir görme kaynağı olan ebeveynin yerine geçerler. Ve ‘onlar’ gereksinimiz olan ‘iyi duyguları’ vermezlerse eğer, biz ya arkadaşlara yöneliriz veya çoğu kez bilinçli olmadan, bize ihtiyacımız olan güvenceyi veren başka birini ararız. Bunlar gözle görülmeyen, ancak şiddetli arzular ve bağımlılıklar üreten ve toplum tarafından kabul görülen davranışlar; bu davranışların etrafında ise aile içi dinamikler, toplu kültürler ve ulusal adetler inşa edilmiş ve hala inşa edilmekte. Sürekli ihtiyacımız olan onay/kabul/takdir görme ihtiyacımız tatmin edilmediğinde, her uyuşturucuda olduğu gibi, elde edememe korkuları ve endişeleri ortaya çıkacak. Şu doğrudur ki, çoğu zaman onay görme ihtiyacımız ve korkularımız arasında bir ‘içsel bağlantı’ kurmuyoruz. Özgür kılacak yol uyuşturucu bağımlısının yoluna benzer; bu da zehirden arınma sürecinden geçmek. Detoksu bedenimize değil, ama bilincimize, yani kendimize, uygulamamız gerek. Zehirden arınma sürecinde, bilincimizin sisteminden ilk dışarı atmamız gereken şey, başkalarından kabul ve onay şeklinde sevgi görmemiz gerektiği inancı. İkinci dışarı atmamız gereken şey, başkalarından kazandığımız onay ve alkışın bize en büyük değeri bağışladığı düşüncesi. Birçok kişi bu onay/kabul görme gereksinim konusunun temelinin psikolojik olduğuna inanıyor. Ancak konu daha derin. Özünde tinsel bir konu, çünkü sevgi hakkında. Özgürce verildiğinde, koşulsuz ve başkasını manipüle etmeye çalışmadan, kabul ve takdir etme sevginin dışavurumlarıdır. Fakat başkalarından ‘istediğimiz’ takdirde, sevilmek istiyormuşuz gibi oluyor. Biz sevgi istiyoruz. Bu tabii ki ‘istek’ haline gelen doğal, insani ‘gereksinim’ olarak görülmekte. Ancak her sevgi istediğimizde, hangi biçimde olursa olsun, kendi sevgimizi bastırdığımızın farkında olmuyoruz. Başkalarının koşullu veya koşulsuz sevgilerini yakalamaya çalışırken, kalbimiz bir sinekkapan bitkisi gibi olur; kendimizi ve kalbimizi takdir ve kabullerin etrafında kapatırız. Ve böylece özümüzün enerjisi olan sevgimizin enerjisi istek ve gereksinimlerimizin engelinin arkasında tıkanır.   

Gözle görülmeyen arzu ve bağımlılıklarımızdan tamamen özgürleşmenin basit gizi burada yatmaktadır. Tinsel detoksumuzun en son evresi. İstediğimizi bilinçli bir biçimde vermektir. Bu, karşılığında bir şey istemeden başkalarını takdir ve kabul etmek anlamına gelir. Kabul etmek önce gelir, ancak başkasını değerlendirmeden ve yargılamadan. Bir ömür boyu ‘yargılamaya koşullandırılmış’ olduktan sonra hiç de kolay bir iş değil. Arkasından başkasının varlığını, yaptıklarını ve katkılarını göz önünde bulundurmaksızın takdir etme gelir. Ömür boyu bir değerlendirme eğitimi gördükten sonra hiç de kolay bir iş değil. Bu sözlü olarak yapılabilir veya onları sadece ‘düşünerek’ kalbimizden zihnimize sessizce iyi dilekler sunabiliriz. 

Her ne olursa olun, kabul etme ve onaylama eylemimizin diğerleri tarafından takdir edilmesi önemli değildir. Eğer önemliyse, o zaman hala gereksinimlerimizin tutsağıyız. Bu, arzulama ve gereksinim duymanın zıddında bulunan kalbimizin enerjisinin hareketidir. Böyle yaparak, çok az sayıda ebeveynin bildiği ve bu yüzden de bize gösteremediği şeyleri keşfederiz. Bu da, başkalarında aradığımız sevginin gücünün, zaten içimizde var olanın yanında bir hiç kaldığı gerçeğidir. Sadece şu gerçektir: onu başkasına vermeden, kendisine ulaşamayız!     

Kendi kalbimizin alevini tutuşturarak, ne verirsen onu alırsın prensibinin gerçek anlamı ve önemi hayata geçer. Sevgi vererek, kendimizi sevgi istemekten özgürleştiririz. Bir şey geri ‘alıyoruz’, bir ödül var, fakat bu başkalarından gelmiyor. Arzu, gereksinim ve bağımlılıktan özgür olarak bize bir ‘içsel ödül’ olarak geri dönüyor. Sonuç olarak, tüm duygusal bağımlılıklarımız ve korkularımız yok olmaya başlar. Başkalarının onayını, kabulünü veya takdirini alamamanın yol açtığı güvensizlik duygusu yok olur ve onun yerine, sevgi olduğumuzu fark etmemizden dolayı ortaya çıkan ‘nihai güven’ gelir.

Kabulümüzü ve takdirimizi bir başkasına sunmak, kendimizi eski ve çoğu kez gözle görülmeyen bir arzudan arındırıp iyileştirme anlamına gelir. Ondan sonra, diğerinden ne geri gelirse, ister kabul, ister ret, bize güven duygusu veremez, bir direnç veya ret ile karşılaştığımızda, bizi rahatsız edemez ve etkileyemez... Nihayet…

 

Soru: Başkalarının onayını/kabulünü bazen hangi biçimlerde arıyorsunuz?

Düşünce: Neden onaylamaya/kabule/takdire gereksinim duyarız?

Eylem: Hayatınızda üç kişiyi seçiniz ve birine onayını, birine kabulünü ve birine de takdirinizi sunun.

 

Mike George

 

 

 

 

e-bülten üyeliği
Ad Soyad
e-posta
e-jett V7: HMenu-1/R