Zor Kullanmayı Bırakalım-2.bölüm

Anasayfa » Zor Kullanmayı Bırakalım-2.bölüm
share on facebook  tweet  share on google  print  

Zor Kullanmayı Bırakalım-2.bölüm

1.Bölüm

 

Zor Kullanmayı Bırakalım!

2. Bölüm

 

Toplumun neredeyse her alanında -  zor kullanmanın her zaman haklı görüldüğü bir dünyada yaşamaktayız. Dünden daha hızlı bir şekilde geleceğe doğru zor kullanarak yaşarken, hıza da tapmak bizim için daha da gergin bir yaşamı neredeyse garantiliyor! Özü ve değerleri öne çıkarmak yerine, tercihimiz olan hız ve yüzeyselliğe bağımlılığımız, doğadan daha çok enerjiyi zorla elde etmeme neden olmaktadır.

 

Eğlence dünyasının istilacı gücü ve onunla birlikte gelen reklamcılık, duygusal manipülasyon kullanarak aslında kendimizi bağımlı hale getirdiğimiz duyguları daha da çok yaratmamıza neden olmaktadır. Filmlerde ve televizyonda izlediğimiz hayali sahnelerin çoğu, başkalarına kendi isteklerini zorla yaptırmaya çalışan insanlar hakkındadır! Bunun sonucu olarak, yaşamın “zor kullanmak” tan ibaret olduğunu ve başarının da sadece zor kullanarak elde edilebildiğini öğreniriz!  

 

Pazarlamanın misyonu ve kullandığı güç, ihtiyacımız olmayan şeyleri istediğimize bizi inandırmaktır! Algılarımızı ve isteklerimizi bu gücü kullanarak devamlı belli bir yere çekerek, kararlarımızı yönlendirebilmektir.

 

Öte yandan, bu tür bir güç(zor)  kullanımına zihinsel ve duygusal açıdan boyun eğmemeye karar verdiğimizde, kendi gücümüzü açığa çıkartırız. Güç, başkalarının manipülasyonlarını fark edip, onların ötesini görebilme kapasitemizdir. Medyanın yönettiği bir dünyanın birçok penceresinden bize sunulan duygusal uyaranlardan etkilenmeyip sakin kaldığımızda, gücümüzü kullanırız. Başarının, dünyada devamlı bir kazanım sağlamak değil de, kendimizi yönetmek anlamına geldiğini idrak ettiğimizde güçlü oluruz.

 

Yaşamımızı istila etmeye ve şekil vermeye çalışan dış güçleri kontrol edemeyeceğimiz açıktır. Bu güçler karşısında, sadece gün-be-gün ve an-be-an hayatımızı nasıl yaşayacağımız konusunda seçimler yapabiliriz. Neredeyse her an için bir seçimimiz vardır!

 

'Zor kullanmaktan güce' geçmek için özel yaşamımızda kullanabileceğimiz dört önemli geçiş daha vardır.

 

 

5. Almak Yerine Vermeye Geçiş

Hepimiz alma halindeyiz! Tamam, belki hepimiz, her zaman, her durumda değil! Fakat çoğumuz sanki almak için programlanmış gibiyiz. Yaşamın almak anlamına geldiğini ve fırsat buldukça eşya sahiplenmek gerektiği düşüncesi, yaşamımızda zor kullanmamızı desteklemektedir. Fırsatlar geldikçe 'yakalamamız/almamız' gerekir, başka birini hayatımıza 'sokmak/almak' zorundayız, yaşamak için para 'kazanmak/almak', rahat bir yaşam sürdürmek için bir şeyler 'almak' gerekir! Bu tür düşünceler, ihtiyacımız olduğunu sandığımız, ama aslında arzuladığımız şeylerin bize verilmesi için hayatı zorladığımız anlamına gelir.

 

Bazı aydınlanmış ruhlar, daima istedikleri şeyler hakkında düşünüp devamlı onları elde etmek ve çoğaltmak isterlerse, sadece korku, gerginlik, hayal kırıklığı ve öfke gibi 'üzüntü duyguları' yaratacaklarını fark ederler. Hayatımızdaki para akışının sürmesi için yaşadığımız gerginliklerdense hiç söz etmeyelim! Bu aydınlanmış kişiler, almak için değil, kendimizden bir parça vermek için geldiğimiz, varoluşumuzu sunmak ve enerjimizi paylaşmak için buraya geldiğimiz gerçeğini anlamışlardır. Doğal olan da budur. Onlar insan doğasının önde gelen dürtüsünün 'vermek' olduğunu söylerler. Onlar 'vermenin gücünü' anlamış ve sadece içimizden gelerek verdiğimizde, belki çelişir görünse de sevginin ortaya çıktığını kavramışlardır. Birçoğumuz, yanlışlıkla, 'eşya' ve insanlarda ararız gerçek güveni, ancak sevgi dolu olduğumuzda onu buluruz. Vermeyi sevmek ve sevgiyle vermek bizi içten içe güçlü kılar.

 

 

 

6. Yargılamaktan Merhamete Geçiş

Birini veya bir olayı kınadığımız veya yargıladığımızda ne kadar gerildiğimizi genellikle fark etmeyiz. Bu sadece televizyonda gördüğünüz bir kişi veya bir olay olsa bile. Yargılamanın neden zorlayıcı bir tutum olduğunu görmek kolay değildir. Başkalarının işledikleri suçları, duygularını, kararlarını ve hatta en küçük davranışlarını bile anında yargılamaya hazırız. Yargılamak ve kınamak, başkalarının geçici olarak kendi bilgelikleri ile olan bağlarını kaybetmelerinden ötürü yanlış kararlar vererek, hata yaptıkları gerçeğine bizi kör eder. Çocukluklarından kalma bir inanç sistemi tarafından programlanmaları, onların bugünkü eylemlerini etkilemektedir. Onları yargıladığımızda, bunu 'görmüyoruz' veya göremiyoruz.

 

Birini kınadığımızda kendimizi sadece huzursuz etmekle kalmıyor, aynı zamanda mutsuz oluyoruz, başkasına istediğimiz gibi görünmesini, yapmasını veya olmasını zorla yaptıramadığımız için! Ne kadar haklı olduğumuzu düşünmemiz hiç önemli değil; bu ne olursa olsun bir kibir göstergesidir. Ve bunların hepsi kafalarımızın içinde olmaktadır. Yargılayıcı tutumumuzun altında yatan duygularımız yok olmadıkça, merhametin bilinç seviyemize erişmesi mümkün değildir. Merhametin kudreti, kabul etme ve anlayıştan gelir. Başkalarını yargılamayı, dünyayı ve herkesi zihnimizde düzeltmeye çalışmayı bıraktığımızda ve mükemmel olmasa da, her şeyin tam da olması gerektiği gibi oluşup geliştiğini fark ettiğimizde merhametli olabiliriz. Merhamet başkalarının uyguladıkları her tür şiddetin, onları yargılamamız için bir sebep olmadığını; sadece bilinçsiz ve aydınlanmamış olmaları nedeniyle uyku halinde oldukları ve içten acı çektiklerini anlamanın bizim için bir fırsat olduğunu kavradığımızda ortaya çıkar.

 

Yargıladığımız an, kendi yargımızın da bir tür şiddet olduğunu görmek kolay değildir.

 

 

7. Pozisyonla Elde Edilen Güçten İlişkisel Güce Geçiş

Birçok kişi için pozisyonları güç anlamına gelmektedir. Bazıları, bir şeyi yaptırmak veya başkasını manipüle etmek için pozisyonlarını kullandıklarında, zor kullandıklarını ve bu yüzden de güçlerini azalttıklarını fark ederler! Birisinin pozisyonunun gücünü kullanarak, bizi bir şeye yapmaya zorladığı anları hepimiz biliriz. Kendileri için istedikleri bir şey için bizi bir şey yapmaya veya olmaya zorlamaya çalışırlar. Genellikle de bizleri bazı sonuçlarla tehdit ederler. Biz de en kısa zamanda kendimizi onlara karşı kapatır ve hatta onlardan uzaklaşırız.

 

İlişkisel güç ise diğer kişiyi kabul eder. Karşılıklı güven ve saygının gelişmesi için bir alan oluşturur. Bu tür bir ilişkide, iki taraf da vericidir ve enerji akışı iki tarafa akarak, iki tarafı da güçlendirir. Zorluklar çıktığında sarsılmayan ilişkisel bir temel atarlar.

 

Pozisyonun gücü karşı tarafı kontrol etme çabası üzerine kuruludur. İlişkisel güç ise diğer kişiyle birlikte çalışır. İki tarafın işbirliği ve yardımlaşmasıyla birlikte oluşturduğu ve paylaştığın dengeli ve sevgi dolu bir ilişkinin temelidir. 

 

 

8. İnançlardan Değerlere Geçiş

Zor kullanma, öğrenilmiş inançlara göre yaşama ve bu inançları başkalarına zorla kabul ettirme çabasıdır. Oysa güç, bilinçli bir şekilde kendi değerlerini bilmek ve başkalarını zorlamadan, karar ve eylemlerinin bu değerlere göre gerçekleşmesine izin vermek anlamına gelir. Örneğin, rekabete inandığınız için rekabetçi bir toplumu onaylıyor musunuz? İnanıyorsanız eğer, korkunun yarattığı tüketen bir enerjiyle beslenen bir güç (zor) kullanıyorsunuz - kaybetme korkusu. Yoksa işbirliğine değer verdiğiniz için başkalarına birlikte çalışmak için ilham mı veriyorsunuz? Öyle yapıyorsanız eğer, o zaman sevginin güç veren enerjisini kullanıyorsunuz! Ama rekabete inandığımız müddetçe, bu düşünce birlikte çalışabileceğimiz bir kültür oluşturmamızı engeller.

 

Birçoğumuz hayatımızı inanç ve inanç sistemlerini yakıt gibi kullanarak yaşamayı öğreniriz. İnançların bilincimizde var olan ve dışarıya karşı zor kullanmamızı ve tutum ve eylemlerimizle onamamızı gerektiren statik bir oluşum olduğunu nadiren idrak ederiz. İnançlar, algı ve davranışlarımızı katı olmaya yöneltirler. İnançlara meydan okunabilir ve tehdit edildiklerinde ise, genelde savunma gücünü gerektirirler. İnançlar inceden inceye bağımlılıklarımız haline gelir ve değerlerimizi yaşamamıza, onlara enerji vermemize engel olurlar. İnançlar, doğru olduğunu zannettiğimiz şeylerdir, doğru olduğunu bildiğimiz şeyler değil. Hâlbuki değerler ise, herhangi bir anda neye önem verdiğimizdir, böyle anlarda biz gerçek kendimiz oluruz.

 

Kendimizi inançlarımıza ve onları inşa etmek için gereken prensiplere bağımlı kıldığımızda, başkasını sevme ve özen/ilgi gösterme yeteneğimizi azaltırız. Özen göstermeye olan inanç, diğer kişiye gerçekten değer verdiğimiz için özen/ilgi göstermekle aynı değildir. Doğru olanı yaptığınızı düşündüğünüz için biriyle ilgileniyorsanız, bunu daha çok bir görev gibi yaparsınız ve bu da bir tür şiddet anlamına gelir. Oysa güçlü bir davranış, doğal olarak sadece değer verdiğiniz için biriyle ilgilenmeniz anlamına gelir.

 

Ancak, diğer kişinin inançları bizimkinden farklı olduğunu için o kişiye daha az önem verirsek, inançlarımıza olan bağımlılıklarımızın gücü, değer verme gücümüzü alt eder. İnancın altında zorlama yatmaktadır, oysa değerler gücü desteklemektedirler. Başka bir şey üzerinde güçlü olmak veya başkasından daha güçlü olmak yerine, bilincimizin gücünü ortaya çıkartmak, yani içsel bilgeliğimiz aracılığıyla inançlarına bakmaksızın herkesi kabul edip kucakladığımız ve onlara değer verdiğimizde ortaya çıkan güç...

 

 

9. Hayatta Kalmaktan Hizmet Etmeye Geçiş

Kendiniz için mi buradasınız yoksa başkalarına hizmet etmek için mi? Zor kullanma, yaşamın amacının hayatta kalmak olduğu düşüncesinden ortaya çıkar. Bu yaşamımızı bir mücadele haline getirir ve korku duygusu olarak bilinen ruhsal bir zayıflık geliştirmemize neden olur. Yaşamın amacı hizmet olduğunda, vermenin amacı ve eylemi, adına sevgi dediğimiz gelişim ve ruhsal gücün temelini oluşturur. Bu içsel gücümüz gerçek olduğunda, hayatta kalmak asıl amaç olmaktan çıkar.

 

Neden buradayım? Hepimiz neden buradayız? Bu tür soruları çoğu kişi hayatlarının bir döneminde sorarlar. Az sayıda kişi ise hayatın anlamını ciddi bir biçimde anlamaya çalışırlar. Hepimize 'önce ben' felsefesi ve dışarıdaki dünya çılgın ve tehlikeli olduğu için, önce kendini düşünmelisin gibi düşünceler aşılandı! Böylece varsayılan amacımız hayatta kalmak haline geldi, çünkü koca evren içinde yer alan gezegenimizdeki varlığımızı böyle yorumlamamız gerektiği bize öğretildi. Bu düşünceyi kendi küçük dünyamıza uyguladığımızda, sanki anlamlıymış gibi görünebilir. Fark edemediğimiz, hayatta kalmak durumunun korku durumuyla eşit olmasıdır ve bu da mutsuzlukla eşittir. Böylece, yaşamın anlamı devamlı süregelen bir mutsuzluk haline katlanmak zorundaymışız gibi görünebilir. Bu konuları fark edip aralarındaki ilişkiyi görmek kolay değildir.

 

Yaşamın amacının hayatta kalmak olduğu fikri, diğer insanlardan olmasa bile, kendi bilincimizde kendimizi ayırmamıza yol açar. O zaman da hayatımızı bir yaşam savaşı olarak görürüz ve ölümü atlatmak zorunda olduğumuzu düşünürüz. Böylece yaşam, sadece devam edebilmek için bile birçok zor kullanma anı gerektiren bir hayatta kalma dersine dönüşmüş olur.

 

Bazıları, başkalarına hizmet etmek, onlara vermek, yardım etmek ve rehber olmak için burada olduğumuzu bilirler. Hizmet etmek, kendinizi başkaları için değerli kılmaktır! Bunu anladıkları an, hayatta kalmak artık mesele olmaktan çıkar! İşte o zaman kendi değerinizin ve yaşamınızın daha anlamlı olmaya başladığını görürsünüz. Bu yüzden bazı kişiler, zor bir yaşam sürmek zorunda olanlara yardım etmek için, kendi rahatlıklarından vazgeçerler. Hayatta kalmaktan hizmet etmeye geçiş yaptıklarında ortaya çıkan gücü anlarlar.

 

Soru: Farz edelim ki, yukarıdaki geçişlerin hepsini yapabiliriz. Sizce hangisini ilk olarak yapmanız gerekir?

 

Düşünce: Yaşamı zor kullanarak yaşadığınızı size söyleyen en güçlü iki inancınız hangileridir?

 

Eylem: Sıkça gördüğünüz üç kişi daha seçin, onları geçmişte ne türde zorladığınızı hatırlayın, zor kullanmadan nasıl davranabilirdiniz diye düşünün ve önümüzdeki hafta onlarla olan ilişkilerinizde bunu uygulayın.

 

 

Mike George 2014

 

 

e-bülten üyeliği
Ad Soyad
e-posta
e-jett V7: HMenu-1/R