Denise Lawrence-Değerler,Erdemler ve Güçler-8 may1

Anasayfa » Denise Lawrence-Değerler,Erdemler ve Güçler-8 may1
share on facebook  tweet  share on google  print  

Denise Lawrence-Değerler,Erdemler ve Güçler-8 may1

F : 199 - DEGERLERILISKILER.jpg 

DEĞERLER, ERDEMLER VE GÜÇLER

 

Denise Lawrence

(8 Mayıs 2013 tarihli seminer metnidir.)

 

http://www.meditasyonyapalim.com/default.aspx?pid=86319

 

 

Değerler ve erdemlerin yanında aynı zamanda nitelikler ve güçlerden de bahsedilebilir. Değerlerin, erdemlerin, niteliklerin ve güçlerin uygulaması ilişkiler içinde gerçekleşir.

 

2 farklı tip ilişki vardır. Biri resmi tip yani hukuk tarafından düzenlenmiş bir ilişkidir örneğin karı-koca, erkek kardeş-kız kardeş, oğul-baba, anne- kız çocuk ilişkisi gibi. Bu resmi ilişkiler gereklilikleri içlerinde barındırırlar. Eğer ilişkinin gerekliliklerini anlarsak kolaylıkla yerine getirebiliriz. Örneğin, eğer siz bir anne iseniz, şöyle söylersiniz: “Ben anneyim, bundan dolayı…” şeklinde... Bu resmi ilişkiler hak ve sorumluluklarla ilgilidir ve birkaç farklı şekilde resmileşir. Toplum belirli tanımlamalar yapar ve bunlar normlar/standartlar olarak dikkate alınırlar. Böylece kendiniz hakkında düşündüğünüzde, bunu genellikle resmi ilişkilerinize göre yaparsınız. Şöyle söylersiniz; kimliğim şudur: ‘ Ben bu kişinin oğluyum, bu kişinin kızıyım, bu kişinin erkek/kız kardeşiyim’.  Bu benim kimliğimdir.

 

Kimliğimiz aile ile sınırlı değildir, aynı zamanda eğitim yaşamımızla da tanımlanır. Ben falanca filanca kişinin öğrencisiyim, falanca filanca üniversitenin, okulun öğrencisiyim. Bu benim ilişkim, kimliğim, vazifelerim ve haklarım haline gelir. Böylece kendimizi aile değerleri, eğitim değerleri, sosyal değerler ve dini değerler içersinde buluruz. Ve genellikle bu ilişkilerden birisine girdiğimizde, ilişkinin başlangıcında bu haklar, sorumluluklar ve beklentiler oldukça net olarak açıklanır. Böylece yazılı olmayan bir sözleşme gibi etkileyici hale gelir ve ondan sonra açıkça söylenmemiş/yazılmamış bir anlaşmaya sahip oluruz; bu ‘ben bu sözleşmeye göre hareket edeceğim/davranacağım’ anlamını taşır. Taraflar bu sözleşmeyi anladıkları sürece her şey yolundadır, başkaları ile ilişkiler dengede, adil ve rasyonel bir ilişkidir ve bunu aynı zamanda işlevsel ilişki olarak da adlandırırız. Bir ilişki işlevsel olduğunda o ilişki sürer ve yürür. Eğer bir makine, bir alet çalışmıyorsa o bir işe yaramaz. Bu işlev/fonksiyon kaybı aynı zamanda ilişkilerde de olur ve o ilişki: ‘ işlevsiz’ olarak adlandırılır.

 

Bir ilişki işlevsel olduğu sürece onun hakkında düşünmek zorunda değiliz. “Sözleşmemde kesin olarak ne var?” diye kontrol etmek zorunda değiliz çünkü ilişki yürüyor, sürüyordur. İlişkinin işlevsiz olduğunun işareti ise onun dengeden çıktığı, adil olmamaya ve acı çekişin başladığı zamandır ve elbette ki her ilişkide biraz hoşgörü, adalet, denge vb. hepsinin olması gerekir. Bir ilişkinin başarılı olması için bazen kendi görevlerimizin ötesine de geçmek zorundayız. Böylece denge hafifçe aşağı yukarı kayabilir fakat ilişki hala işlevseldir. Denge durumu çok aşağı/yukarı kayarsa ve sabit konuma geri gelemezse, o zaman ilişkinin mekanizması bozulur ve anlaşmazlık yaşanır. Gerçekte günümüz dünyasında farklı haberleri, farklı medya kaynaklarını ve farklı sosyal hizmetleri izlediğinizde, bugün birçok anlaşmazlığın olduğu ilişkilerin varlığından haberdar olursunuz.

 

Birkaç hafta önce arkadaşlarımla konuşuyordum ve onlardan biri halen dünyada 6 dünya savaşının devam ettiğini belirtti:

 

1)    Erkekler ve kadınlar arasındaki savaş,

2)    Sahip olanlarla sahip olmayanlar arasındaki savaş,

3)    Doğulularla batılılar arasındaki savaş,

4)    Kuzeylilerle güneyliler arasındaki savaş,

5)    İnsanlık ve tabiat arasındaki savaş,

6)    Belki bunlara ilaveten birkaç tane daha savaş mevcut.

 

Bunun anlamı hepimizin bir şekilde bu dengesizliğin içine bulaştığımızdır ve bunun içindir ki birçok insanın değerlere ihtiyacımızın olduğunu ve değerlerimizi yitirdiğimizi söylediklerini duyuyoruz.

 

Yaklaşık 15 yıl önce Hindistan Hükümeti benden değerler üzerine bir üniversite ders programı hazırlamamı rica etti. Bunun anlamı insanların okuması /öğrenmesi için bir ders programı hazırlamaktı. Ben de bunun çok garip olduğunu, bunu neden benim yapmamı istediklerini, benim İngiliz olduğumu onlara söyledim ve aynı zamanda onların değerler üzerine pek çok ders programlarını olduğunu belirterek niçin bir tane daha istediklerini de sordum. Cevapları “seni istiyoruz ve sen yapmak zorundasın” şeklinde oldu. Hindistan 1947 yılında bağımsızlığına kavuştuktan sonra ülkenin devlet işlerine bakması için kurdukları 3 tane komisyon vardı ve hepsi de değerler üzerine ders programlarına ihtiyaçları olduğunu, insanları değerler konusunda eğitmek gerektiğini tavsiye ediyordu. Bu komisyonlardan bir tanesi 1950’li yıllarda, diğeri 1970’li, bir diğeri ise 1980’lerin sonu 1990’lı yılların başında idi ve bu komisyonların görüşü ‘değerler üzerine iyi bir ders programına ihtiyacımız var’ şeklinde idi. O programı benim yapmamı istemelerinin oldukça garip bir durum olduğunu hissediyordum. Çünkü ben onlardan tamamen farklıydım. Onların ısrarları üzerine ben de deneyeceğimi söyleyerek kabul ettim ve sonra erdemler üzerine mevcut olan tüm programlara bakıp bu konudaki sorunu anlamaya başladım.

 

Sorunun bir bölümü insanların kendilerini hali hazırda erdemli bildikleri fakat bu konuda çocukları eğitmek zorundayız diye düşünmesiydi fakat bilmelerine rağmen o konuda başarılı olmadıklarını, bu nedenle bir sonraki nesle fırsat verilmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Enformasyon nesiller ve nesiller boyunca aynı olmasına rağmen her şey başarısız olmuştu. Kendi kendime acaba başarılı olacak bir ders programı yapmak mümkün mü diye merak etmeye başladım, çünkü bir üniversite programı hazırlamak çok zaman ister ve çok çalışma gerektirir ve de bunu benim yapmam gerekiyor diye düşündüm.  Programın bir takım sonuçlar vereceğinden ve kendimin de sonuçlardan tatmin olacağından emin olmalıydım. Böylece çok fazla araştırma yapmak zorunda kaldım ve programın bir yenilik getirmesi için hangi noktanın gerektiği üzerinde çalıştım.

 

Bulduğum şey, her çocuğa annesi veya babası tarafından değerlerin neler olduğunun zaten anlatılmış olmasıydı. Aslında çocuklar bunları bilmiyor değillerdi fakat her halukarda öğretmenler de öğrencilerine değerleri anlatırlarsa, böylece öğrenciler anne-babalarından başka ikinci kez bir de öğretmenlerinden duymuş olacaklardı. Böylece onlara bir kez daha söylemek bir anlam ifade etmezdi. Bu nedenle sorun kesinlikle bilgi eksikliği değildir. Siz her hangi birisine kendi değerlerinin ne olduğunu sorabilirsiniz ve onlar da size dürüstlük, iyilik, nezaket, şefkat vb. şeklinde cevaplarını verirler, yani herkes kendi değerlerini bilir.

 

Kendi kendime sorunun ne olduğunu düşünmeye başladım. Bir gün Hindistan’da bir yerde 2000 tane 16 yaşındaki erkek çocuğa değerler konusunda bir ders vermek üzere davet edildim. Sınıfın ne kadar büyük olduğunu tahmin edebilirsiniz. Arka sırayı zorlukla görebiliyordum. Onlara bazı sorular sordum: “Eğer siz yanlış bir şey yaparsanız babanız sizi döver mi?” Herkesin eli havaya kalktı. “Peki, babanız sizi dövdükten sonra yanlış bir şey yaptığınızı idrak eder misiniz yoksa daha önceden zaten o şeyin yanlış olduğunu biliyor mu olursunuz?” Cevapları zaten önceden yanlışı bildikleri şeklindeydi. “Dayak sizin farkındalığınızı herhangi bir şekilde artırır mı?”  Cevap “hayır”dı.” “Eğer siz yanlış bir şey yapmaya karar verirseniz fakat dövülmek de istemezseniz, o sorunu nasıl ele alırsınız?”   “O zaman onlar kendilerinin bir başkasını suçlayacaklarını ve onların dayak yiyeceklerini” söylediler.

 

Böylece benim vardığım sonuç şu oldu: “Falaka cezası aslında insanların yaramazlık seviyelerini popüler inancın aksine arttırır.”

 

Birleşmiş Milletler dokümanlarında bir şeyleri kontrol ediyordum ve Dünya Sağlık Örgütünden (WHO) bir döküman buldum. O yazıda deliliğin ilginç bir tanımlaması vardı. Birisinin deli olduğunu bilmek demek hep aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar bekliyor olmasıydı. Böylece benim çıkardığım sonuç çoğumuzun deli olduğuydu. Bu nedenle sorun farklıydı. Bu durumda kesinlikle sorunun çocuklar olmadığını hissettim fakat eğitim programının anne-babalara, öğretmenlere yöneltilmesini sağlamak ilginç olabilirdi.

 

Keşfettiğim bir başka şey de ebeveynleriniz sizi nasıl yetiştirirlerse, siz de çocuk sahibi olduğunuzda aynısını yaparsınız çünkü bildiğiniz yol odur ve bilinçaltında ya da bilinçsizce bu işler. Bazıları kendi çocuklarını anne-babalarının kendilerini yetiştirdikleri gibi yetiştirmeyeceklerini düşünürler. Fakat onları gözlemlediğinizde, tam aynısını yaptıklarını görürüz. Çünkü bu yollar ve yöntemler kanımızda, hislerimizde ve nefesimizde o kadar derindir ki o otomatikman gerçekleşir. Hatta “değerleriniz neler diye sorsanız, değerlerinin dürüstlük, huzur, nezaket, şefkat vb. olduğunu söylerler ve onları izlediğinizde böyle söylemelerine rağmen söyledikleri ile yaptıklarının arasındaki tutarsızlıkları ve genellikle de söylediklerinin aksini yaptıklarını görürsünüz.

 

Modern yaşam bir kapalı devre televizyondur. Her nereye gidersek orada kameranın bizi izlediğini görürüz. Her ne zaman dramatik bir olay meydana gelirse, kaydı kontrol ederek şöyle söylerler: işte burada video kaydı var ve bu da senin yaptığın diye kaydı gösterirler. Siz de bu ben değilim diye inkâr edemezsiniz çünkü o sizsiniz. Siz hayır onu ben yapmadım da diyemezsiniz çünkü öyle söylerseniz bir şekilde uydurma bir şey söylediğinizi de bilirsiniz ve işte o şekilde yakalanmış olursunuz çünkü kamera sizi yakalamıştır. Öyle bir kameranın evinizde olduğunu bir hayal edin... Sessizlik oldu... Kesinlikle öyle fakat subjektif oriyantasyonla ne yaparsak biz bunu deneyimleme eğilimindeyizdir ve birisi buna şahit olsa o da subjektif açıdan şahit olur ve duruma kendi açısından bakar.

 

Bu konuda yapılmış bir çalışma var, çok eski bir Japon filmi, isminin Rashemon olduğunu zannediyorum. Bu birisinin bir başkasını öldürmesi ile ilgili bir hikâye. Öldürme olayını 4 farklı insan gözlemler ve sonra izleyiciler de aynı gerçek öldürme olayını izlerler ve o 4 gözlemciden her biri farklı şeyler görmüşlerdir. Hiç biri kameranın gördüğünün aynısını görmemiştir. Bu algılama hakkında çok ilginç bir çalışmadır. Biz acaba birbirimizi nasıl algılıyoruz ve hatta kendimizi nasıl algılıyoruz?

 

Eğer biz insanların değişmesini istiyorsak bunun yolu ne olmalıdır? Değişmesi gereken noktanın kesinlikle çocuklar değil fakat yetişkinler olduğunu hissettim. Çünkü çocukların yaptığı şey gerçekten sizin onlara söylediğinizi dinlememeleridir. Öyle değil mi? Fakat onların yaptığı sizin yaptıklarınızı dikkatle izlemektir. Yaptıkları aslında sizi kopya etmektir. Siz birisine istediğiniz kadar söyleyebilirsiniz fakat söylediğinizi davranışlarınızla göstermezseniz, sizin söylediklerinizi duymazlar.

 

Değerler ve erdemlerin iletişiminde bulduğum en önemli süreç onların hayata geçirilerek gösterilmesidir. Bildiğiniz gibi Hindistan’da Yoga olarak adlandırılan çok meşhur bir şey var. Tüm farklı çeşitlerde egzersizler ve nefes alma egzersizleri…  Onların uygulamada yaptıkları bir grup insanın egzersiz yaparken her zaman 2 tane de öğretmenin bulunmasıdır. Öğretmenlerden bir tanesi egzersizin nasıl yapılacağı, bedenin pozisyonunun nasıl olacağına, nefesin nasıl alınacağının dair tam açıklamaları, talimatları verir. Diğer öğretmen de söylenenlerin uygulamasını yaparak gösterir. Böylece nasıl yapılacağının sözel açıklanması ve gösterilmesinden sonra katılımcılar onu gerçekten yapabilirler. Bu nedenle değerlerin uygulanması konusunda bir değişikliğin olması için tüm yetişkinler ister istesin ister istemesin, onların kendileri rol modelleridir. Fakat bulduğum şey kültürel olarak onların genel olarak rol modelleri olduklarının bilincinde olmadıklarıdır. Birçok insan bir şey söyler fakat farklı bir şey yapar. Fakat ‘eylemler kelimelerden çok daha fazla yüksek bir sese sahiptir’. Birisine her ne söylerseniz söyleyin, eğer söylediğinizi kendiniz yapmazsanız, onlar da yapmazlar fakat hiç bir şey söylemeden sadece yaparsanız onlar mesajı alırlar. Çünkü bir çocuk, bir öğrenci ya da bir takipçi, hepsi o lider olan kişiyle bağlantılıdırlar ve siz bazen birisinin sizi izliyor olduğunu hissedersiniz fakat onların sizi izlediklerinizi bilmezsiniz. Birisi sizi izlediğinde, siz uygun şekilde hareket eder ve doğru davranışlar sergilersiniz. İşte bunun için onlar, izlendiğinizi bilmediğinizi bildikleri için izlerler. Kişinin hakikate duyduğu arzu kişinin ona bakmadığı, kişinin onu görmediği zaman istediğidir, çünkü çocuk her zaman nasıl yetişkin olunacağını bilmek ister ve çocuklar eğer söylediklerinizle yaptıklarınız arasında farkın olduğunu gördükleri zaman çok eleştirel olurlar. Sonra da büyükler gençlerin kendilerine saygı göstermediklerini söylerler.

 

Bunun içindir ki eğer çok saygı gösterilen birisini görürseniz o ‘söylediğini adımları ile gösteriyor’ deyiminde ifade edilen kişidir. Bu ifadenin anlamını bilirsiniz; insanların söylediklerini her zaman yapmalarıdır. Bu bir Amerikan deyimidir. Onlar bir insanı söyle değerlendiririler: ‘ Söylediğini adımlarınla gösteriyor musun? Söylediğini yapıyor musun?’ Bu söylediğini adımlarınla göster deyimi kısaca diğerlerinden saygı görmeyi ifade etmede kullanılan bir kriterdir. Başkalarından saygı görmeğe başladığınızda kendinize karşı çok daha fazla gerçek olursunuz, kendi içinizde bütün ve tam kendiniz olursunuz.

 

Hâlbuki söylediğiniz ve yaptığınız çok farklı olursa o zaman ilişkiler dengeden çıkar, ilişkilerde bazı çizgiler vardır ve o çizgileri geçerseniz gerçek bir sorun ortaya çıkar. Eğer o çizgileri çok fazla geçerseniz o zamanda suç olarak bilinen şey gerçekleşir. Hukuk sistemi bu nedenle vardır; insanları öldüremezsiniz, insanlardan bir şey çalamazsınız. Fakat bazen ahlâki açıdan kafamız karışır. Bazen bir ailede aynı ilişkiye sahip farklı aile üyelerine farklı şekilde davranılır. Bu durum çok fazla karışıklık yaratır.

 

Bu nedenle, benim bulduğun şey birçok insanın kendi vicdanları ile iyi bağlantılarının olduğudur ve işte orada değerler ve erdemler arasında bir ayrım yapıyorum:

 

Erdemleriniz vicdanınıza göre hareket etmenizi sağlar, değerler ise kültüre, sosyal düzeye ve eğitim düzeyine göre değişiklik gösterir. Değerler arasında erdemlere göre çok daha fazla çeşitlilik vardır. Bizler hepimiz bir ya da başka bir tür sosyal bağlamda yaşıyoruz; yani kendimiz için bir politika veya prensip bulmamız gerekir. Üzerinde çalıştığım ders programında şu fikre ulaştık: her bir kişi gerçekten kendi kişisel veya ahlâki prensiplerini bulmaya çalışır, insanların prensiplerinde çeşitlilikler olması gerektiğini fark etmeliyiz. Çünkü vicdanınızı dünyanın hali ile barıştırmak zorundasınız. Küçük çocuklar siyah-beyaz olarak, bu doğru bu yanlış diyerek, işte bu olması gereken deme eğilimindedirler. Ahlâki veya etik bir seçim yapmak durumunda olduğunuzda göz önünde bulundurmanız gereken birçok hafifletici faktör olur. Çünkü sizin bulduğunuz şey bu ve o arasında bir seçim yapmak zorunda olduğunuzdur. Bu iyi bir seçim, bu da iyi bir seçim fakat ben sadece bir tanesini seçebilirim çünkü onlar birbirlerinden çok farklılar ve yaşam gerçekten siyah ve beyaz değil. Göz önünde bulundurmanız gereken birçok şey vardır. Mesela bir durumu tek tek değerlendirmek zorunda olmanız gibi. Bazı kurallar yaratıp bu kuralların tüm durumlara uygun olduğunu söyleyemezsiniz çünkü hepsi farklıdır.

 

Bir seçim yaptığınızda siz sorumlusunuzdur ve bunun da sonuçları olacaktır. Siz etkilenmiş olabilirsiniz ve diğer ilgili insanlar da etkilenmişlerdir. Birçok insan kendi seçimlerinin sonucundan dolayı hesap sorulmayı istemez. Çünkü her neye karar verdiysek hesabı bize aittir. Bunun anlamı birisinin gelip bize bu seçimi sen yaptın ve bunu sen ödemek zorundasın demesidir. Birçok insan bunun çok zor olduğunu ve birisinin kendileri için seçim yapmasını istediklerini söyler ve siz bir ahlak otoritesini bulmak için aranırsınız. Bazıları seçimi anne-babaların yapmasını ister, eğer bir şey yanlış giderse bunun onların suçu olduğunu söyler. Ve anne-babalar da şöyle söyler: “Tamam, sen bir yetişkinsin, sen seç, senin yaşamın.”  “Bizce bu mümkün olan iyi bir seçim…” . “Biz sana sadece bu bilgiyi veriyoruz fakat seçimi sen yap ve ne olursa ondan sen sorumlusun’. Diğeri de söyle söyler: “Bu çok zor. Eğer ben seçmezsem ne olur?”  Bu da bir seçimdir ve bunun da sonuçları vardır ve hiç bir şey yapmamanın hesabı da bize aittir. Şöyle bir deyim vardır: “Yapsan da başın belada yapmasan da…”

 

Bunun için ahlaki karar vermek gerçekten çok zordur. Okuldaki eğitim sisteminin bunu öğrettiğini düşünmüyorum. Genellikle anne-babalar o bilgeliği çocuklarına aktarmada başarılı olmakta o kadar ehil değildirler ve bazen ahlak otoritesi bir hukuk kitabı ve toplumda örnek, muhteşem bir birey olabilir ve denir ki: “Onun söylediğini yap!”  Fakat çoğunlukla gerçekten bu yardımcı olmaz çünkü yapmaya çalıştığınız seçim oldukça karışıktır. Sonuç olarak konu bireyin ahlak kası geliştirmesi ihtiyacına dayanır. Bunun anlamı iyi bir karar vermek zor iştir ve de zaman gerektirir.

 

Ben insanlara her zaman şunu söylerim; o zaman büyük bir parça kâğıt al ve onu büyük bir masanın üzerine ser ve üstüne bütün unsurları yaz derim ve onlardan bir başka şey daha isterim: o da onlara şu soruyu sormaktır: Ne istiyorsunuz? Onlar çoğunlukla ne istediklerini bilmedikleri cevabını verirler.  Bu soruyu cevaplamadan bir karar veremezsiniz. Şu insanla evleneyim mi yoksa evlenmeyeyim mi? v.s... Ne istiyorsun?  Cevap: “Bilmiyorum.”  Sonra istedikleri ise sonuna kadar mutlu yaşamak... Bu bir peri masalı değildir. Biliyorsunuz içimizde büyümekte zorlanan bir kısım vardır. Yaşımız, bedenimiz açısından yetişkin olabiliriz fakat başka kısımlar açısından böyle olmayabiliriz.

 

Bir parça kâğıt edinip üstüne tüm unsurları yazıp her şeyi netleştirene kadar ve bunu yapmak çok zaman almasına ve zor olmasına rağmen, gelişip büyümenize yardımcı olur. Çünkü böyle bir mertebeye ulaşıp ‘Seçimlerimden hesap sorulmayı bekliyorum’ demeye ihtiyacımız vardır. Bunun için cesarete gerekir.

 

Bir de ‘ahlaki cesaret’  diye kullandığımız bir ifade vardır ve bunun karşıtı da ahlaki korkaklıktır. Bir seçim yaptığınızda o seçimi gerçekleştirmeden önce kendi vicdanınızla kontrol etmek zorundasınız ve kaç kişi kendi vicdanına karşı hareket eder?

 

Bu tamamen normal olmakla birlikte, bilinemeyen şudur: kendi vicdanınıza karşı hareket ettiğiniz her seferde vicdanınız fonksiyonunu kaybeder. Eğer vicdanınız artık çalışmıyorsa ona bel bağlayamaz ve bir başkasına sormak zorunda kalırsınız. Diğerleri de sizin için akıllıca bir seçim yapamayabilirler. Onlar da sorumluluktan kaçınırlar ve böylece işler karışır!

 

Bence yapmamız gereken şey, kendi vicdanımıza göre hareket etmeye başlamamızdır. Bundan sonra vicdan fonksiyonunu kazanmaya başlar. Ve siz de kendinize güvenebilir ve kendinize çok daha fazla itimat edersiniz. Aynı zamanda netlik kazanırsınız. Bunun anlamı farklı tercihlerinizin sonuçlarını görebilmeniz ve bu ya da o yolu seçebilmenizdir fakat o tercihin sizi sonunda nereye götürebileceğini de görmenizdir. Mevcut farklı tercihlerin sonuçlarını önceden tahmin edebilir ve istediğiniz sonuca sahip olan birini seçebilirsiniz. Böylece bu bizi hakikat olarak adlandırılan oldukça sorunlu bir durumla karşı karşıya getirir. Hakikat sorunludur çünkü biz: ‘Evet hakikati severim’ deriz. Hakikate yaklaştığımızda ise ”hayır, hayır, hayır! Artık bu hoşuma gitmiyor!” deriz. Bu bir fenomendir. Eğer hakikati sever ve istersek hakikatle yüzleşmemiz de gerekir. Ve bu bazen çok utanç verici olabilir çünkü herkesin görebileceği şekilde kusurlarımız ortaya çıkar. Fakat bu çok anahtar bir andır çünkü eğer kişi tamam, cesurca hakikatle yüzleşeceğim hatta bana sorun yaratsa da der. İnsanın en büyük korkusu toplumun görüşüdür. Ölüm kadar kötüdür ve bunun içindir ki bazen insanlar hakikatle yüzleştiklerinde intihar eder.

 

Eğer kendinizi hakikatle yüzleşme durumunda bulursanız işte orada ahlaki bir cesaret adımı atmak zorunda kalırsınız, her şey açığa çıkar ve itiraf etmek zorunda kalırsınız: “Ben bencilim vesaire vesaire… Fakat itiraf ettiğiniz ya da kabul ettiğiniz anda,” ben bencilim” ifadesini bırakmış olursunuz çünkü bencillik iyi değildir. Bu ondan sonra kişinin değerlerinde değişimin başladığı bir dönüm noktası olur.

 

Böyle yapanlar kendileriyle yüzleşmiştir, risk almışlardır ama hala yaşıyorlardır ve eğer hakikatle yüzleşmezseniz, hakikat bilindiğinde ne olabileceğini hiç bilmeden yaşarsınız. Böylece artık siz tamamen farklı bir var olma seviyesine hareket eder ve aslında daha gerçek olur ve zihninizde son derece netlik deneyimlersiniz. Aynı zamanda olağanüstü değeri olan bir başka şey de sizin kendinize saygı duyabilmenizdir. Çünkü gerçek olmadığınızı bildiğinizde kendinize saygınız olmaz ve eğer kendinize saygınız olmazsa herhangi birisi sizi kolaylıkla satın alabilir!  Bunu kontrol etmeli ve sabretmeliyiz. Kişisel ahlaki prensiplerimizde bu noktada son vermenin iyi olduğunu düşünüyorum. Birisinin sizden kuşkusuna : ‘Benim yaşamıma bakın, apaçık bir kitap gibi bakın, kontrol edin’ diye cevap verebilirsiniz. Bu durumda eğer bencil arzularımız varsa,  bunlar kalbinizi örter, kapatır. Ancak eğer kendinize tam saygınız varsa, gerçekte her şeye sahipsiniz demektir. Bu ise mümkün olan tüm kazanımların en değerlisidir çünkü siz kendi gücünüze tekrar sahip olmuşsunuzdur. Hiç kimse sizden hiç bir şey alamaz, kaybedecek bir şeyiniz de yoktur.

 

Gördüğünüz gibi, hali hazırda o noktaya gelme sürecinde olduğunuz için tüm maskelerinizi zaten kaybettiniz, gözlerinizde artık hakikat var. Onlar gözlerinize baktıklarında hakikati görürler ve hissederler. Bu bir çeşit şeffaflıktır ve birisinin size güvenmesi için o güvenin kazanılması gerektiğini bilirsiniz. Bunun maliyeti büyüktür çünkü gerçek, hakiki olabilmek muazzam bir güç ister. Desteklenme ihtiyacından feragat etmeniz gerekir. Kendi başınıza hiç bir şey olmadan ayakta durmaya hazır olmanız gerekir. Bu şuna benzer diyebiliriz:

 

Eğer Tanrı’nın önünde başınız dik durursanız şöyle söylemezsiniz: “Özür dilerim, senden bir şey gizlemem mümkün değil!”  Ve bir şekilde bir kardeşinizin önünde durduğumuzda da bu onlara saygıdır.

 

Böyle birisi rol/örnek modeldir. “Evet, bu kişi örnek aldığım birisi, eğer o yapabilirse ben de yapabilirim.”  Birisinin ahlaki cesaret davranışı sergilediğini gördüğünüzde ondan ilham alır ve şöyle söylersiniz: “Evet, işte bu olmak istediğim insan.”

 

Bundan sonra ise siz herkesle uyum sağlayabilirsiniz. İyi karakter, kötü karakter, gerçekten hiç fark etmez çünkü diğer kişinin ahlaki durumundan etkilenmezsiniz. Onların kötü davranışlarını gördüğünüzde kendinizden taviz vermezsiniz, siz gerçeksinizdir. Siz doğru davrandığınızda bundan hoşlanmasalar da zamanla alışırlar. Shopenhauer isimli Alman filozof şöyle der: “Eğer değişmek ya da bir yenilik getirmek istiyorsan bunun 3 aşaması vardır. Bu herhangi bir ilişkiye de uygundur, ilişki ister resmi olsun, ister olmasın ya da toplumun herhangi bir seviyesindeki bir ilişki için de geçerlidir.

 

Başlangıçta 1. aşamada size çılgın olduğunuzu söyler, sizinle alay ederler, ancak bu 10 dakikadan fazla sürmez. Sonra sizin sözünüzü tuttuğunuzu görürler ve siz 2. aşamaya geçersiniz. 2. aşamada size çok zorluk çıkartır, karşı gelir, hakkınızda kötü şeyler söylerler ve size her tür engelleri yaratırlar. Size boyun eğdirmeye ve herkes gibi olmaya zorlarlar. Eğer bunu atlatabilirseniz, ayakta kalabilir ve 3. aşamaya ulaşırsınız. 3. aşama şöyledir. Aslında onu herkes bilir, bu apaçık, elbette derler. Evet, hepimiz böyle yaparız derler... Ve böylece siz bir değişimi getirmiş oldunuz fakat bu size zamana mal oldu. Direnç ve sebat gerekti, fakat siz bunu başardınız.

 

İşte, bunun için bu çeşit bir girişimde zengin olmalısınız, parasal açıdan değil çünkü bunları parayla satın alamazsınız, bu içsel bir zenginliktir. Ve böylece gerçekte bir eğilim, bir referans noktası yaratmış ve bir çeşit deniz feneri olmuş olursunuz.

 

 

e-bülten üyeliği
Ad Soyad
e-posta
e-jett V7: HMenu-1/R