Charlie Hogg-Mutlulugun Sirri

Anasayfa » Charlie Hogg-Mutlulugun Sirri
share on facebook  tweet  share on google  print  

Charlie Hogg-Mutlulugun Sirri

 

 

Mutluluğun sırrı

Charlie Hogg

25.05.13 Ortaköy Afife Jale Sahnesi 

(25 Mayıs 2013’teki seminerin yazılı metnidir)
                                     

Mutluluk insan mevcudiyetinin amacı ve sonudur.
Bu zamanda başarılı olmak, ünlü olmak, zengin olmak vs. olmaktır. Benim için başarılı olan kişi yüreğinden “mutluyum” diyen kişidir.

Mutluluk ne kadar güçlüdür, ortamı bile değiştirebilir. İnsanların ruhlarını coşkulu hale getirir, yüceltebilir, ilişkileri dönüştürebilir, bedensel sağlımızı iyileştirebilir. Sağlıktaki ilk faktör mutluluktur çünkü mutlu olduğumuzda bağışıklık sistemimiz güçlenir.

Hayatımızda bir kariyer seçiyoruz, eş seçiyoruz, nerede yaşayacağımızı seçiyoruz ama mutluluğu seçmiyoruz. Mutluluk şansa bağlı bir şey midir? Ruhsallık der ki biz mutluluğu seçeriz. Ruhsallık “hayatımızda mutluluğu sağlayan şartlar değildir” diyor. Mutluluğu seçtiğimde mutlu olmayı ümit etmem, başka birisinin beni mutlu etmesini beklemem.

Mutluluğun ilk sırrı mutluluğu sevmektir. Bu bir seçimdir. Yunanlı filozof Sokrat der ki; “Bilgelik en yüce mutluluk sanatıdır” çünkü en büyük bilgelik hayatta mutlu olmaktır. Üzüntü nedir? Bana ne zaman üzüntü dalgaları gelirse hayatımda bir yerlerde bir bilgelik eksik demektir.

Dürüstçe  kendime sormalıyım: “Mutluluğu nerede arıyorum?” Birçoğumuz dışarı bakıyoruz; bu dışarıdan içeri kültürüdür. Mutluluk dışarıdadır diye beynimiz yıkanmıştır. Sessizlik içinde oturduğumuzda zihin sürekli dışarı bakacaktır. Beni sevmeniz için size bakacağım, güvenli hissetmek için işime bakacağım, kendimi saygın hissetmek için servetime bakacağım. Siz beni sevmezseniz, işim olmazsa, param olmazsa mutluluğum ne olacak? Ruhsal olarak daha derinden baktığımızda mutluluk kaynağı içimizdedir.

Bana kim üzüntü verir? Birisi bana bir şey söylerse ve kendimi üzgün hissedersem beni ne üzmüştür? Karşımızdakinin tavrımı yoksa kendi tepkimiz mi bizi üzmüştür? Aslında kendi tepkimiz bize üzüntüyü hissettirmiştir.

Aslında mutluluğu kontrol eden ben olmalıyım. Sizin bana verdiğinizi kabul edecek miyim yoksa etmeyecek miyim? Üzüntüyü egomuz kabul ediyor, ego üzüntüyü kabul etme bağımlısıdır. Birçoğumuz üzüntüyü kabul etme konusunda yüksek lisans, hatta doktora yapmışızdır. Aslında hepimiz üzüntü kabul etme bağımlısıyız.

Mutluluğun ikinci sırrı mutluluğu içimizde bulabileceğimizdir. İlk yapmam gereken şey sorumluluğu üzerime almamdır. Başkalarını suçlamamalıyım, eğer böyleyse mutluluğumu kontrol eden karşımdakidir. Kendi mutlu olma gücümü başkasına vermemdir.

Ruhsallığın yasalarından bir tanesi de şudur; nasıl hissettiğim konusunda kendim sorumluyum.
Etrafımda olan bitenlerden bağımsız olarak mutlu olabilirim. Bu kolay değil çünkü eski düşünme şeklimize bağımlıyız. Birçok çeşit mutluluk var. İlk çeşidi soda gazı gibidir, gazlı mutluluk. Kabaran, şişen ve fışş diye inen. Kısa süreli mutluluktur bu ve modern hayatta böyle bir mutluluk deneyimliyoruz. En güzel yemeği yediğimde, tatile gittiğimde mutlu hissediyorum ama bunlar bittiğinde mutluluğumu tekrar kaybediyorum ve o zaman o şeylerden daha çok istiyorum çünkü bağımlılık yaratıyor, bu geçici mutluluktur. Diyebiliriz ki birçoğumuz bu şekildeki mutluluklara yatırım yapıyoruz.

İkincisi mutluluk maskesidir. Mutluluk maskesini takıyoruz ama belki de depresif hissediyoruz. Maalesef çoğumuz depresyon nedeniyle acı çekiyoruz. Dünya Sağlık Örgütü’nün istatistiklerine göre insanların dört tanesinden biri depresyon yaşıyor. Depresyon derin bir üzüntü halidir. Ruhun gerçek kimliğini kaybetmesinin yasıdır. Hayatımı yaşıyorum ama “ben kimim?” sorusu bazen büyük boşluk yaratır. Üçüncüsü “çünkü sendromu”dur. Mutlu olamıyorum çünkü “o bana şişman olduğumu” söyledi. Neden mutlu olamadığıma dair hep bir neden buluyorum. Şarta bağlı mutluluk...

Gelip geçici, maske ya da şartlı mutluluk mutluluk değil, ruhun derinliklerinden gelen kendimi iyi hissetme hali gerçek mutluluktur.

Mutluluğun üçüncü sırrı kalıcı bir iyilik hali olmasıdır. Öyle eğitilmişiz ki hayatta enerjimizi yatırdığımız her şey geçici. Geçici olana bu şekilde yatırım yaptığımda onu kaybetmekten korkuyorum. Ruhsallık der ki mutlu olmak için yatırımımızı kalıcı olana yapmamız gerekir. Kalıcı olana yatırım yapmalıyım yani “Ben kimim’e?”. Hepimizin 3 tane kişiliği var. 2 tanesi bizi mutsuz ediyor, 3.sü kalıcı mutluluğun sırrı. İlk kişilik dünyaya gösterdiğim yüzüm. Bu bedene bağlı (yani kadınım, erkeğim, avustralyalıyım, türküm vb) geçici kimliklere bağlı. Ben buna üstünlük duygusu ya da kibirli “ben” derim. Bu “ben” zihnimi ve iç dünyamı yönettiğinde, hep kendimi diğerleriyle kıyaslarım ve derim ki “ben daha iyiyim, daha çok biliyorum ya da ben haklıyım” ve bu kişilik duygularıma nüfuz ettiğinde kendimi saygısızlık görüyor gibi hissederim, dışlanmış hissederim ve aşırı hassas olurum. Bütün bu duyguların hepsi mutluluğumu alıp götürür. Genellikle başkalarını suçlarım ve egom tarafından yönetilirim. “Ben iyiyim, senin değişmen gerekiyor” diye düşünürüm. Bu şekilde ego beni yönettiğinde egonun bana ne yaptığını göremem.

İkinci kişilik hassas olan, kolaylıkla kırılan “ben”. O kendimize çok güvendiğimiz yüzümüzün arkasında çok incinen bir tarafımız var. Ben bu “ben”e özsaygı eksikliği olan “ben” adını veriyorum. Bu “ben” şöyle düşünüyor: “diğerleri daha iyi, daha haklı, beni sevmiyorlar, beni kabul etmiyorlar.” Bu hisler duygulara nüfuz ettiğinde kendimi yetersiz, layık değil hissederim, genellikle depresif hissederim. Bu “ben” iç dünyamı yönettiğinde her şeyi bozuyor, çarpıtıyor. Her olayla ilgili yorumumu ve insanlarla ilişkimi çarpıtıyor. Biri bana “Nasılsın?” dediğinde 2. “ben” yönetiyorsa “ne demek istiyor acaba? Neden benimle böyle konuşuyor” diye düşünürüz. Özsaygı eksikliği yorumları çarpıtır. Birçoğumuz bu iki ben arasında gidip geliyoruz. Duygusal olarak böyle iniş çıkışlar yaşıyoruz.

İşte bu nedenle 3. ben asli-orijinal olan “ben”dir. Bu “ben” “Ben bir ruhum” diye düşünür. Ruh alnımızın merkezinde var olan bilinçli bir noktadır. Kalıcı “ben”.  Bu “ben”, kalıcı olan ben, fiziksel olmayan bendir ve bu harikadır. Ben bir ruhum diye düşündüğümde hayat dramasındaki bir aktör olduğumu da hatırlarım. Bu kalıcı olan “ben”i düşünmeye başladığımda kendimi evime gelmiş, geri dönmüş gibi hissederim. Kim olduğumu derinden kabul etmeye başlarım. Bu mutluluk kalıcı halimin, varlığımın bir halidir fakat diğer mutluluk ise geçici kimliğimin bir halidir. Mutluluğun en derin şekli bu hali deneyimlemektir.

Bir sonraki sır gerçek sevgiyi deneyimlemektir. Kalbim sevgiyle dolu olduğunda kendimle uyumlu hissederim ve başkalarına karşı cömert olurum. Sevginin eksikliğini hissettiğimizde zihin hiçbir zaman huzur bulamaz. Ruhun ilk ve en büyük ihtiyacı nitelikli sevgidir. İlk ihtiyacımız karşılanmadığında binlerce arzu ortaya çıkar. Gerçek sevgi deneyimlenmediğinde, onun yerine maddi şeyleri koyar ya da insanların bizi önemsemesini isteriz. Zihin sevgi eksikliği hissettiğinde hayatımızda hep bir şeyleri ararız. Hayatımızdaki en doğal şey, yatırımımızı sevgi dolu ilişkilere yapmamızdır. Hiç bir ilişki sevgi dolu değildir ve bu bizi çok güvensiz ve mutsuz yapar. Bu nedenle ruhsallığın güzelliği şudur; biz yatırımımızı bir tek şeye yaparız,  bu da Tanrı'yla ilişkimizdir. Bu bir düşünce uzaklığındadır. Bu gerçek, yaşayan, saf bir varlıkla kurduğum bir ilişkidir. Meditasyon kendimizi Tanrı'nın sevgisinde kaybolmuş hissetmektir. Buna duygular üstü mutluluk denir.

Sevginin 3 kaynağı vardır. Birincisi kendimiz, ikincisi Tanrı, üçüncüsü ailemiz, dostlarımız(birisini kaybedersem, ilişki bozulursa bütün hayatım bozulur, parça parça olur.) Ruhsallık hayatımızdaki ilk iki ilişkiyi güçlendirmektir. Ruh olarak kendimle ve Tanrı'yla sevgi dolu ilişkiyi geliştirmektir. Bu gerçek olduğunda mutlu olmak için sarsılmaz bir zemin oluşturur. Böylece, dünya etrafımda döndükçe bile, ben hayatımı bu sarsılmaz zemine oturtabilirim.

Son sır ise şudur; eğer mutluluk istiyorsak onu vermeliyiz. En mutlu insanlar verenlerdir. Ruhsal yasa: bir şeyi istiyorsan onu vermelisin. Başkalarıyla olan ilişkimizde sevgi ve saygıyı ne kadar verirsek o kadar alırız. Hayat iletişimden ibarettir. Konuşarak yarattığımız etki % 10-20’dir, %90’lık etki ise sözel olmayan taraf yani yüzünüz, hisleriniz ve titreşimlerinizden gelir. “İnsanlara neden yakınlaşamıyorum?” diye merak edenler için bu derin bir mutsuzluk kaynağı olabilir. Eğer zihninizde insanlara karşı eleştirel olursak insanlar bunu hissediyorlar. Eğer insanların erdemlerini zihnimizde tutarsak bunu da hissediyorlar ve yakınlaşıyorlar. İlişkiler için Duygusal Zekâ işte budur.

Mutlu olmak için çok sır var ve bütün bunların merkezinde ise kendimle ve Tanrı'yla mutlu bir ilişki gerçekleştirebilmek yatar. Böyle olduğunda, bunu benden kimse alamaz. Bu pratik gerektirir. Ruhsallık benim içsel gücümü geri almamdır. Meditasyona başladığımda, ben de iç dünyamda iniş çıkışlar yaşıyordum, bu yavaş yavaş daha dengeli bir hal aldı. Artık insanların ruh hallerinden daha bağımsız kalıyorum.

Soru: İnsanlar neden ego geliştiriyorlar?

Ego güçlü görünür ama zayıftır. Ego beden bilincine dayanır. Bedenime ve kimliğime dayalı bir imaj oluştururum. Özsaygı ise ruh dediğim kalıcı olan kimliğe dayalıdır. Özsaygı benim başkalarına saygı göstermemi sağlar. Özsaygının ifadesi alçakgönüllülüktür. Ne kadar ego olursa, insanlar beni daha az sever. Ego kontrol etmeyi kullanır. Özsaygı ise güç için sevgiyi ve saygıyı kullanır. Ego birçok mutsuzluğun tohumudur. Ne kadar çok ego varsa, o kadar çok korku vardır. Yarattığımız kimlikler, mesleğimiz bunlara dayalıdır ve öldüğümüz zaman bunlar yok olur. Ölüm korkusu aslında bedenimizi kaybetmekle ilgili değildir, yatırım yaptığımız kimlikleri kaybetme korkusudur. Gerçek kimliğime yatırım yapmaya başladığımda, ölüm korkusunu yavaş yavaş bırakırım. Ölüm korkusundan özgür olmak gerçek özgürlüktür.

Soru: Sevdiğimiz birisini kaybettiğimizde nasıl mutlu olabiliriz?

Hayat tren gibidir. Tren bir istasyonda dururken insanlar inerler ya da binerler. Bir sonraki istasyonda yine inenler ve binenler vardır. Sonunda ben de trenden inerim. Hayatın bilgeliği budur. Hiçbir şeyle geliyorum, hiçbir şeyle gidiyorum. Geçici olana yatırım yaptığımda onu kaybetmekten korkuyorum. Korkunun temeli ego gibi bağımlılıktandır. Gerçek sevgi diğerlerine bağımlı olmadan sevebilmektir. Bilgelik bize diğerlerini sev, onlarla birlikte ol, ama bağımlı olma der. Kalıcı olan tek ilişkiye, Tanrı'yla yakınlaşmaya başladığımda insanlar gelirler, giderler; roller gelirler, giderler ama biz kalıcı olanı sevmeliyiz. Ben aslında diğerlerini birer ruh olarak gördüğümde onların ölmediğini, yolculuklarına devam ettiklerini görürüm. Hayatımda hakikat olduğunda diğerlerinin bedenlerinin kalıcı olmadığını anlarım. Sokrat derki “Üzüntü bir cehalet halidir”.

Soru: Zor insanlarla nasıl başa çıkmalıyız?

Diğer kişilerin egolarıyla başa çıkmak için ya olanı gözlemleyebilir/izleyebilirim ya da olanı içime alırım yani benim seçme hakkım var. İnsanların tutumlarından, davranışlarından etkilenmemek için kendimi eğitmek zorundayım. Ruhsal bilgiye göre suçlamak en büyük cehalettir. Birini suçladığınızda bir parmak onu, dört parmak bizi gösterir. Hepimiz incinmeye çok açığız. Kendimizi eğitmeliyiz. İnsanların davranışlarından içsel olarak etkilenmemeliyiz. Meditasyon pratiği yaptığımızda kendi gücümüzü tekrar geri alırız ve etkilenmeyiz.

                               

e-bülten üyeliği
Ad Soyad
e-posta
e-jett V7: HMenu-1/R