Öfke nedir?

Anasayfa » Öfke nedir?
share on facebook  tweet  share on google  print  

Öfke nedir?

 

Öfke nedir?

En sağlıksız duygulardan biri eski arkadaşımız öfkedir.

Kanserle bağlantılıdır ve net bir şekilde düşünme kabiliyetimizi tahrip eder.

Yogesh Sharda onun üstesinden nasıl daha iyi geleceğimizi açıklıyor:

Öfke nedir? Üstesinden gelinebilinir mi ve hatta bunu gerçekten denemeli miyiz?

Eğer bir grup insana neyin öfkelerini tetiklediği sorulsa sanırım bu soru bir kaç sebeple cevaplandırılır. Fakat bir şeyden kesinlikle eminim ki sebep her ne olursa, öfkeyle konuşulmuş tek bir kelime kalplerde uzun süre kalan ve ilişkinin güzelliğini bozan bir iz bırakır. Ünlü bilgenin biri bir keresinde şöyle demiş, “İnsanlığın kalbi volkan gibiyken dünyada barış nasıl olabilir ki?”. Eğer birey huzurlu olur ve öfkeden kurtulursa, işte ancak o zaman diğerleri ile uyum içinde yaşar. Peki, bu anlamda bir huzuru içimizde nasıl yaratabiliriz?

Bu istediğimiz şekilde düşünüp hissedebileceğimiz konusunda bir seçime sahip olduğumuz idrakiyle başlar. Eğer bizi nelerin sinirlendirdiğini belirlersek hiçbir şeyin bu şekilde hissetmemize sebep olacak güçte olmadığını keşfedebiliriz. Öfke bir şeyin bizi tetiklemesine müsaade edersek olur – öfke bir olay veya kişiye karşı aldığımız tavırdır. Fakat ani tepki vermeye o kadar alışığız ki, nasıl hissetmek istediğimizi unutuyoruz ve kendimizi öfke içinde bırakacak uygun olmayan bir şekilde karşılık verir buluyoruz. 

Birisinin “Benle bu şekilde konuşulmasından nefret ediyorum” dediğini hiç duydunuz mu? Veya “Bunu bu şekilde yap diye kaç kez söylemek zorundayım”. Öğrendiğim bir ders var: Devamlı değiştiklerinden dolayı olayları, insanları ve durumları asla kontrol edemem. Tek kontrol edebileceğim şey nasıl cevap vereceğim konusundaki seçimimdir. İster bir gün beni övüyor ve diğer bir gün kötülüyor olsunlar ben sadece hoşgörü kapasitemi arttırabilir, anlama kabiliyetimi geliştirebilir ve diğerlerine olan sevgimi pekiştirebilirim. Modern yaşamın kendine has birçok zorlukları var. Bunlarla yüzleşirken her bir iletişimimi o geniş senaryo veya oyunun bir parçası olarak görmeliyim. Ve bu senaryoda, her bir bireyin kendisini ifade ettiği, kendilerine has oynayacak bölümleri vardır. Bu senaryoyu anladığım zaman, diğerleri ne yapıyorlar diye gözleyerek vakit kaybetmek yerine senaryodaki kendi kısmımı elimden gelen en iyi şekilde oynamaya başlarım. Diğerlerinin davranışlarını üstlenemeyeceğimin farkına varırım çünkü böyle yaptığımda, nihayetinde bu bir çatışmaya döner. Hâlbuki bunun yerine, bir kimse her ne şekilde davranıyorsa, kendi oynadığı kısımda neden böyle davrandığının bir açıklamasının olduğu anlayışını geliştirmem gerekir. Dolayısıyla, hemen ve kolayca sonuca atlamamalıyım ve diğer bir kimsenin davranışının nasıl olması gerektiğini kontrol etmek yerine, enerjimi kendi davranışlarım üzerine yoğunlaştırmam çok daha kolay ve verimli olacaktır. Hayatın bir drama olduğu kavramı etrafımızda olup bitenden kendimizi bağımsızlaştırmamıza yardımcı olabilir. Bu bağımsızlık ise başkalarını o kadar da çabuk yargılamamayı öğrenmemizde büyük bir yardımcıdır. Eğer kendimizle hayat oyunu arasında sağlıklı, küçük bir mesafe yaratırsak, bu mesafenin bir tampon görevi gördüğünü keşfederiz. Ne yerimizden zıplayıp birisinin boğazına yapışırız ne de yaşam senaryosu bizi ansızın yakalar.


Peki, başkalarının hareketlerini yargılamada ne zarar var? Eğer onların yaptıklarıyla çok ilgili olursak buradaki risk, onlara karşı öfke duymamız ve hatta bunun onlardan hoşlanmamaya kadar gitmesidir. Onları bir kutuya koyup üzerlerine bir etiket yapıştırırız. Sonrasında da her ne zaman bu kişiyle karşılaşsak, onu o geçmiş hatalarının perspektifinden görürüz.  Böyle yaparak onları geçmiş eylemlerinin içine hapsederiz. Hâlbuki eğer o kişiye hatalarından bir şey öğrenerek gelişmesi ve saygınlığını koruması iznini verirsek- ve eğer onları bu şekilde görürsek- er ya da geç bu insanın değişmesi mümkündür.

Bu, meditasyon yapmanın bir çok faydasından birisidir. Bu kendi öz-kontrol mertebemizde kalarak içimize bakma fırsatı yaratacağımız, durumu tartacağımız ve ona göre cevap vereceğimiz kişisel bir alan yaratmamıza yardımcı olur. Öfkeli olduğumuzda öz-kontrolümüz yoktur. O anda içsel bir karmaşanın içindeyizdir ve öfke çok tahrip edici bir güç haline gelebilir.

Genellikle öfkenin faydalı bir şey olduğu söylenir. İnsanlar “Dünyadaki problemlere bak, birisi bu konularda öfkelenmezse, kimse hiçbir şey yapmaz!” der. Bu bana ırmak kenarında oturup kendini takip eden müritlerine konuşan yaşlı bir adamın hikâyesini hatırlatıyor. Kolları arkasında kavuşmuş otururken sürünerek gelen bir böcek onu kötü bir şekilde ısırır. Bunu yaptığı anda da kayarak ırmağa düşer. Arkasından böceğe bakan adam, onun ırmakta debelendiğini görür, ırmaktan çıkarıp yere koyar. Birkaç dakika sonra, aynı böcek eline tırmanır, parmağından ısırır ve tekrar kayarak ırmağa düşer. Yaşlı adam bakar, onu çıkarır ve yere koyar. Bu üç kez olunca, müritlerinden birisi “Ustam niye böyle yapıyorsunuz? Böcek sizi ısırıyor ama siz onu kurtarıyorsunuz. Boğulmasına niye müsaade etmiyorsunuz, etseniz sizi ısırmaz?” dedi. Yaşlı adam “Onun doğası ısırmak, benim doğam ise kurtarmaktır” der. Aynı şekilde, eleştirmek, arkadan çekiştirmek veya karşı çıkmak belki birisinin doğasında olabilir. Bu tamamen bizim kontrolümüz dışındadır. Biz sadece ne yapmak durumundaysak onu yaparız. Olumsuz bir davranışımızı “Sen de aynı şeyi yaptın.” diyerek yanlışımızı haklı çıkaramayız. Eğer böyle dersek, o zaman aslında şunu demiş oluruz; “Sen olgunlaşır değişirsen işte ancak o zaman ben de olgunlaşır değişirim, bu senin ellerinde”. Olgunlaşmak bu şekilde mi olur? Eğer birbirimizin değişmesini beklersek, muhtemelen oldukça uzun süre bekleriz.

Bazen öfke bir çeşit koruma mekanizması gibi kullanılır, dışarıda duran iç kalemizin duvarlarının karakol bekçisi. Birisi bize saldırır veya eleştirirse, öfke aniden çıkar ve “Sen kendini ne zannediyorsun? Kendine bir bak!” der. Öfke tepki gösterir. Öfke bütün diğer yanılsamaları bir arada tutmaya çalışan bir duygudur. Eğer birisi inandığımız veya ihtimam gösterdiğimiz bir şeye laf atarsa, öfke onları kovalayarak uzaklaştırmak için ortaya çıkar.

Bu öfkenin sahte benliğimizi, ego duygumuzu korumasına bir örnektir. Fakat ruhsal bir varlık olduğumuzu idrak ederek ve asli olan mizacımızın güzelliğini fark edip deneyimleyerek, içsel sessizlik ve kararlılığı tekrar keşfederiz, başkalarının onaylamasına olan bağımlılığımız da giderek azalır. Böylece koruyucumuz olan öfkeye bağımlılığımız ortadan kalkmış olur.

İstikrarın bu formu, kuvvetli bir temel, bir çeşit olumlu bir inatçılık yaratır. Diğerleri ne isterlerse söyleyebilirler ve bu belki doğru da olabilir fakat huzur ve mutluluğumuzu hiçbir nedenle kaybetmeyiz. Her birimizin içindeki ebedi olana saygı budur. Kendimize iç huzurumuzu koruma fırsatı veririz çünkü şunu kabul edelim; hiç kimse bir kutu dolu huzurla kapımızda belirip, “İşte buyur, bugün buna biraz ihtiyacın var!” demeyecektir.

Buda hakkında önemli bir felsefeyi anlatan bir hikâye vardır. Buda aydınlandığı ağacın altında otururken onun aydınlandığını duymuş olan biri kendini kontrol edebiliyor mu diye test etmek için yanına gelir. Buda’nın önüne gelir ve küfür etmeye başlar ve gelmiş geçmiş bütün küfürleri sayıp söver fakat hiçbir tepki yoktur. Bir süre sonra bu kişi yorulur, dinlenir ve tekrar geldiğinde ikinci kez dener. Buda’nın ailesi hakkında düşünebildiği bütün aşağılayıcı sözleri söyler fakat halen hiçbir tepki yoktur. Çok yorulunca artık Buda’ya sorar “Düşünebildiğim her şekilde seni aşağılıyorum ama bana karşı hiçbir şey söylemiyorsun!” Buda adama bakar ve “Eğer birisi sana bir hediye verir ama sen onu kabul etmezsen, böyle bir durumda hediye kimde kalır?” der. Bu çok önemli bir noktayı vurgular. Bir seçimimiz var. Eğer birisinden üzüntü alırsak, diğer kişiyi suçlayarak “Bu senin kabahatin, sen benimle böyle konuştun!” diyemeyiz. Her an seçeneğimiz olduğunu fark ederiz. İçimize nelerin girmesine izin vereceğimize ve nelerin girmesini engelleyeceğimize karar vermek için aklımızı bir filtre gibi kullanırız.

Genel ifade edecek olursak, öfkeyle başa çıkmak için insanların önerdiği iki yöntem vardır. Bazıları eğer öfkeli hissediyorsanız, ifade ederek öfkeli olun, açığa çıkarın der. Gerçekten de öfkeyi dışarı attığımız anda öfkeden özgür oluruz. Fakat anlayışımız derinleştikçe ve bilincimizin çalışma şeklini tecrübe ettikçe, bir şeyi ne kadar çok yaparsak o alışkanlığın o kadar da kalıcı olduğunu fark ederiz. Dolayısıyla yarın daha kolay öfkeleniriz çünkü bugün de yapmışızdır.  Sanki bir tiryakinin sigarayı bırakmaya çalışması gibidir. Sigara içmek istediği zaman içer ve bir daha içmek istemez. İyi fikir! Bu arzuyu ortadan kaldırmak yerine sigara içme eylemi geçici olarak tatmin edilmiştir fakat alışkanlık daha kuvvetli şekilde bizi kavramıştır, öyle ki bu arzu ertesi gün daha da kuvvetli olacaktır. Dolayısıyla ifade etmek,  alışkanlık veya duyguyu dönüştürmez.

İnsanların yaptığı diğer bir öneri öfkenizi bastırmaktır. Eğer sinirlendiğinizi hissederseniz, kendinizi durdurun ve öfkeyi bastırın. Fakat bu da düdüklü tencere durumudur. Ta ki patlayıncaya kadar gittikçe daha da ısınırım! Sadece belli bir süre bastırabilirim. Ama gerçekte, bastırdığım zaman bu korku ve duygularımı bilinçaltıma iterim ve sonra ayrık otu gibi başka bir formda ortaya çıkarlar.

Form değiştirme veya uçunum denen üçüncü bir yöntem vardır. Ruhsal prensiplerin günlük pratik yaşamımıza uyarlanmasıyla, içsel huzur deneyimimiz çok doğal hale gelir. Bu yöntemde nasıl ki suyun formu sıvıdan gaza değişirse, önceleri öfkemizi besleyen ve onu ifade etmemizde kullandığımız enerji de, kararlılık veya cesaretin arkasında duran o güce değişebilir. Bir noktayı ispat etmek için birisine sinirlenmek yerine, kendimizden emin olabiliriz. Kendine güvenmek kendine saygı duymaktır, hâlbuki öfke ne kendimize ne de başkalarına saygı gösterir. Ancak öfkeden kurtularak gerçek ruhsal mizacımızın huzurunu deneyimleme özgürlüğüne sahip olabiliriz.

Büyük İskender hakkında bir hikâye vardır; Hindistan’dan Yunanistan’a dönmektedir. Gelirken bir yogi getirmesi söylendiği için ormana aramaya gider. Nihayetinde ağacın altında oturan birini bulur ve sessizce yanına oturur. Bir süre sonra Yogi gözlerini açar. İskender “Benimle birlikte Yunanistan’a gelmeni istiyorum.” der. Yogi ona bakar. İskender “Benimle gelirsen ihtiyaçlarını gören adamların olur, bütün ülkede çok meşhur olursun.” diye devam eder. Ama Yogi gitmek istemediğini belirtir. Kızgın İskender kılıcını çeker ve “Benim kim olduğumun farkında mısın, ben Büyük İskender’im ve istersem seni parça parça doğrarım!” diye bağırır.  Yogi gülümser ve “İkisi de gerçek olmayan ifadelerde bulundunuz. Öncelikle, beni doğrayamazsınız, belki bedenimi yaralayabilirsiniz, ama ben ebedi ruhum, ölümsüzüm. Ve ikinci olarak da siz Büyük İskender olduğunuzu söylediniz fakat izninizle söyleyeyim; siz aslında benim kölemin kölesinden başka bir şey değilsiniz!” der. İskender kılıcını geri çeker ve Yogi’den kendisine açıklamasını ister. Yogi şöyle der “Meditasyonla öfkeyi fethettim ve bak öfke nasıl kolayca seni ele geçiriyor. Öfke benim kölemdir ve sen öfkenin kölesi oldun”.

İskender Yogi’ye ne yaptı, bunu asla öğrenemedim!

Yogesh Sharda

 

e-bülten üyeliği
Ad Soyad
e-posta
e-jett V7: HMenu-1/R